Yazarlar

Metiner Sezer

Metiner Sezer

15 yılda nereden nereye gelindi

Sene 2003; Ak Parti iktidarının ilk yılı. Ekonomi toparlandı ve yüzde 5.3’lük bir büyüme yakaladı. 

Dünya sermayesinin Doğu’ya kaydığı yıllar ayrıca o yıllar. Vietnam dahi yağan Batı sermayesi yağmurundan pay aldığı yıllar yani. Türkiye o yağmur bulutunun geçtiği koridorun tam üzerindeydi. Yabancı sermayenin gündemindeydi ve Batılı şirketlerin biri gidip biri geliyordu. Banka, sigorta, enerji, perakende sektörlerine çok sayıda yatırımcı geldi.

2004 yılında Türkiye, Avrupa Birliği (AB) ile sıcak ilişkiler içine girmişti ve üst üste dosyalar açılıyordu. Türkiye’nin yüzünü Batı’ya dönmesi heyecan uyandırmış ve global şirketler Türkiye’ye özel ilgi göstermeye başlamışlardı. Bu kadar rüzgâr alınır da yelkenler şişmez mi? Türkiye ekonomisi 2004 yılında yüzde 9.4 büyüdü ve dünyanın en fazla büyüyen ikinci ekonomisi oldu.

 

Rekor büyüme

 

Türkiye – AB ilişkileri Türkiye’ye duyulan güven ve ilgiyi arttırmış, yabancı yatırımcı trafiği hızlanmıştı. Türkiye’de özelleştirmenin yaygınlaştığı, özel banka ve perakende şirketlerinin yabancılara satıldığı 2005 yılı da müthiş bir büyüme performansıyla kapandı. Türkiye yüzde 9.9 büyüyen Çin ekonomisinin hemen ardından yüzde 8.4 oranında bir büyüme gerçekleştirmişti.

Bu yıllar Başbakan Tayyip Erdoğan’ın henüz “Çıraklık” yılları olarak nitelendiriliyor ve “Siz hele bir de kalfalık dönemini” görün deniliyordu.

Vatandaş “Kalfalık” yıllarını görmeye can atmaya başladı. 2007 Genel Seçimlerinde bu heyecan etkili oldu ve Ak Parti tek başına iktidara geldi. Erdoğan’ın “kalfalık” dönemi de gerçekten parlak yıllardı. O yıl ekonomi yüzde 4.7 büyüdü. Bir önceki yılki yüzde 6.9’luk büyümeyi yakalayamamıştı ama dünya genelinde yine de rekor bir büyümeydi bu.

 

Kriz teğet geçti

 

2008 yılında Amerika’da patlak veren Mortgage Krizi domino etkisi yapmıştı ve tüm dünya ekonomisi yara almıştı. Dünya 2009 yılına (tabiri caizse) tüyü yolunmuş, kolu kanadı kırılmış bir vaziyette girdi. Bütün dünya ekonomileri negatif büyümüştü. Türkiye o sene yüzde 0.7 oranında bir büyüme performansı gösterdi ki, gerçekten büyük başarıydı. 2009 yılında yüzde 4.8 daralma göstermişse de tüm dünya ekonomilerinin dip yaptığı bir dönemde kim ne diyebilirdi ki?

Türkiye zaten 2010 yılında hemen yüzde 9.2’lik bir büyümeyle taçlandırdı ekonomiyi ve dünya “Kriz bizi teğet geçer” diyen Erdoğan’ı ayakta alkışladı.

Erdoğan artık efsaneydi. Genel Seçimin gerçekleştirildiği 2011 yılında da yüzde 8.5 oranında bir büyüme gerçekleştiren Ak Parti İktidarı imza attığı o baş döndürücü başarının verdiği hazzın tadını çıkarıyordu.

 

Hizmet yatırımları

 

Türkiye sağlık, eğitim ve ulaştırma alanlarında büyük yatırımlar yapmaya devam ediyordu. Ülke baştan sona şantiyeye dönüştürülmüştü. Havalimanları açılıyor, hızlı tren ihaleleri yapılıyor, duble yollar peş peşe hizmete giriyordu. Türkiye hızlı bir şekilde çevre ülkelerin “sağlık merkezi” haline geliyordu. Turizmde patlama yaşanıyordu. Vatandaş aldığı hizmetten memnundu.

2012 - 13 ve 14 yıllarında sırayla yüzde 2.1 – 4.12.9 oranlarında büyüme gerçekleştirilmişti. Ki, hâlâ 2008 Krizi’nden çıkamayan dünya ile mukayese eden dost düşman herkes bu oranların başarı olduğunu kabul ediyordu.

 

Ustalık dönemi

 

Türkiye, Reis’in “Ustalık” dönemini yaşıyordu ve emelleri büyümüştü. İçinde Ortadoğu’nun hamisi olmak gibi bir heves uyanmıştı. Onun bu duygusunu harekete geçiren ABD, 2009 yılı Ocak ayında Erdoğan’ın İsrail Devlet Başkanı Simon Peres’e siyasi literatüre “One Minute” diye geçen kafa tutmasına göz yummuş, O’nu bölgenin lideri olarak lanse etmişti.

Türkiye, AB ekseninden çıkmış, yeni müttefiki ABD ile Ortadoğu’da kol kola dolaşır olmuştu. 2014 yılında Türkiye’nin Suriye ile ilgili düşüncelerinin 180 derece değiştiği, PKK meselesinin “Çözüm Süreci” ya da “Barış Süreci” başlığı altında çok farklı bir döneme girdiği görülüyor.

Türkiye 2015 yılına geldiğinde Suriye’de “gidecek” denilen Beşar Esad gitmemiş, İran ve Rusya’dan aldığı destekle koltuğunda oturuyordu. Suriye halkı darmadağın olmuş, 3 milyon Suriyeli muhacir Türkiye’ye sığınmıştı.

 

Çözüm Süreci

 

“Çözüm Süreci” işliyordu ve terör durmuştu ama silahlar bir türlü gömülmüyordu. Bu arada Türkiye, ABD ile olan ittifakını sonlandırma noktasına gelmiş, ilişkiler asgari seviyeye inmişti. O sene terör olaylarında patlama yaşanmıştı ayrıca. PKK ve IŞİD militanları toplu hedeflere canlı bomba saldırısı yapıyor ve çok insanın ölümüne sebep oluyorlardı.

7 Haziran 2015 günü sandığa gidildi ve seçmen hiçbir partiye tek başına iktidar olma yetkisi vermedi. Vatandaş yüzde 13.12 oranında oy verdiği HDP’ye 80 milletvekili ile Meclis’te temsil hakkı tanıdı. Ak Partinin hiç beklemediği bir sonuçtu bu. O, “Çözüm Süreci”nin kendisine oy kazandıracağını tahmin ediyordu, Türkiye HDP’ye vermişti o beklenen oyu! Olacak şey değildi! Ak Parti seçmene dönüp “Bana bir şans ver” dedi. “Terörü önlemek için tek başıma iktidar olmam lazım.”

1 Kasım 2015 günü yeniden sandık başına giden seçmen Ak Parti’ye yüzde 49.48 oranında oy verdi ve 317 milletvekili ile tek başına iktidar olmasını sağladı. Ak Parti’nin “Terör” kartı işe yaramıştı.

Ak Parti bir seneden fazla zaman geçmesine rağmen terör belasına çare bulamadı. Aksine ülke 15 Temmuz 2016 günü çok büyük bir darbe yedi.

 

Enflasyon azdı, döviz çıldırdı

 

İç ve dış baskılarla azan enflasyon yüzde 10’lara doğru tırmanışa geçti! İşsizlik yüzde 12 oldu! Uluslararası kredi derecelendirme şirketleri Türkiye’nin notunu “Yatırım yapılabilir” bandının altına çektiler. Yabancı yatırımcı gelmediği gibi mevcutları da gitmeye başladı birer ikişer. Döviz çıldırdı!

Nisan ayında halk oylaması var. “Başkan” ya da “Partili Cumhurbaşkanı” sistemi için sandığa gidecek olan seçmene partilerin ne diyeceği henüz netlik kazanmadı ama ana hatlarıyla belli. Ak Parti, “Parlamenter Sistem, vakit kaybından başka bir şey değil. Türkiye’nin vakit kaybına tahammülü yok. Anayasaya oy verin ve işler hızlı yapılsın” diyecek. Karşı taraf da “Aman ha, şimdiye kadar zaten tek elden yürütülüyordu, vaziyet ortada” diye çırpınacak.

 

Dış mihrak

 

Ak Parti seçmenin sempatisini kazanmak için reyting şirketlerinin not kırmasını “Dış mihraklar bizim büyümemizi istemiyorlar” diye tarif ediyor.

Dolar’ın 4 TL’ye yakın olmasını “Geçici” diye isimlendiriyor.

Yükselen enflasyon için “Bahara erir” tarifini veriyor.

AB tarafından gelen çatlak sesleri “Düşmanlığın da bir sınırı var” diye püskürtüyor.

O “One Minute” diyen özgüven yok! “Dünya büyümenin formülünü bize soruyor” çokbilmişliği yok! “Emevi Camiine gidip oradaki kardeşlerimizle namaz kılacağız” heyecanı yok! Varsa yoksa “Dış Mihraklar!”

Onunla nereye kadar gidilir? Bekleyip göreceğiz.

 

BizGençler