Yazarlar

Metiner Sezer

Metiner Sezer

Alman aklı mı, Türk zekâsı mı?

1950’li yıllarda Türkiye, Japonya, Kore ve hatta Almanya aynı büyüklükte nüfus ve ekonomiye sahipti. Seneler ilerledikçe onlar “akıl”larını kullandılar ve Ar-GE yapıp katma değeri yüksek ürün üreterek; zengin olmaya başladılar. Türkiye ise “zeka”sını kullanıp iş güç sahibi oldu. Onlar şirket patronu olurken Türk insanı işçi olmayı tercih etti. 1960’lı yıllarda “aklı”nı kullanan Almanya iş gücüne ihtiyaç duymaya başladı. Türkiye “zeka”sını kullanıp okuması - yazması olmayan vatandaşlarını Almanya’ya işçi olarak gönderdi.

Aklını kullanan bu üç ülkenin üçü de vatandaşlarına “birlik” ve “berberlik” ruhu aşıladı. Türkiye ise tercihini “sağcı-solcu”, “milliyetçi-komünist”, “laik-muhafazakâr” diye ikiye bölüp yönetmekten yana kullandı; “zeki” ya!

Bu “akıllı” ülkeler “demokrasi”nin yaygınlaşması ve “hukuk devleti” olma konusunda da çok çaba sarf ettiler. Türkiye ise bu konuda da parlak “zeka”sını kullanıp “demokrasi bizi bozar” fikrinden gitti ve vatandaşı da ikna etti onun öyle olduğuna.

 

Dubai yerine Laleli olabilirdi

 

Almanya, Japonya ve Güney Kore ürettiği malın içine “aklı”nı da koydu ve birçok marka çıkardı. Türkiye ise Rusya’ya ihraç ettiği konfeksiyon ürünü yerine çaput dolu çuvallar gönderme “zeka”sını kullandı ve bölgenin ticari merkezi olmaya namzet Laleli’nin yerine Dubai’nin kurulmasına vesile oldu.  

"Türk zekası"nın maharetleri bunlarla sınırlı kalmadı tabii. "Akıllı Alman" ve Japonların ürettiği malları, merdiven altında üretip kendi vatandaşını kazıklama başarısını da gösterdi. 

“Akıl”lı ülkeler can kaybını önlemek için araçlarına “emniyet kemeri” takarken “zeki” Türk, “emniyet kemeri” yerine “aparat” geliştirdi!

“Akıl” Japonlar kalite ve standartta dünyanın en iddialı ülkesi olurken; “Zeki” Türkler, “kaliteli” ve “standardı yüksek” Japon mallarını kullanıyor olmakla övündü. “Akıllı” Almanların sistematik çalışmalarıyla dalga geçmek de “zeki” Türklere nasip oldu.

Güney Kore’ye “akıllı” statüsü vermeyecek kadar “zeki” olan yine Türkiye’ydi!

 

2000’li yıllarda esen AB rüzgârı

 

2000’li yıllarda nasıl olduysa Türkiye “aklı”nı kullanmaya başladı. Türkiye 2004 yılında gündemine Avrupa Birliği (AB) üyelik statüsü koydu. Reform niteliğinde sayısız kanun değişikliği yaptı. Sosyal hayatı rahatlatan kararlar aldı, gönüllü kuruluşlara öncelik verdi, demokrasinin gelişmesi için dev adımlar attı. AB kriterlerinin gelmesi için o yıllarda dosya üstüne dosya açıldı. Global sermayenin Türkiye’de yatırım yapmak için birbiriyle yarış yaptığı yıllardı o yıllar.

“Türkiye akıllandı” diyen, yönünü Anadolu’ya çevirmişti. Amerika’da, Avrupa’da yaşayan Türkler birdenbire ülkeleriyle ilgili meraklı sorulara muhatap olmaya başlamış ve onun gururunu yaşar olmuşlardı.

Türkiye ne zaman ki ABD ile Ortadoğu için ittifak yaptı, her şey bitti. Ne “akıl” kalmıştı, ne “kriter!” “Zekâ” galebe çalmıştı; o dosyaların hepsi rafa kaldırılmıştı. Türkiye, Ortadoğu’nun hamisi olacaktı ve hem onlar hem Türkiye zenginlik içinde yaşayacaktı; çok “zekice” bir düşünceydi bu!

 

Biz zeki milletiz zekâyı severiz!

 

“Akıl” sabır ve sürdürülebilir stratejiler ister. “Zekâ” ise daha pratiktir; hemen zengin olunacağı telkin eder.

ABD yönetimi Türkiye’nin tahminlerinin ötesinde bir “zekâ”ya sahip olduğunu görüp 2013 yılında Türkiye ile yaptığı ittifakı tek taraflı olarak bozdu. O “zekâ”nın kendisine de zarar vereceğini fark etmişti!

Türkiye AB’den sonra ABD’yi de kaybetmişti ama olsun, “zekâ”sı vardı; onunla her şeyin üstesinden gelebilirdi! O düşünce Türkiye’yi başka maceralara sevk etti.  

Batı’yı Şanghay İşbirliği Teşkilatı’na girmekle tehdit etti. Rusya’ya yanaştı.

5-6 sene önce Türkiye’yi tanımak için kitaplar okuyan, eşten dosttan bilgi alan, hatta gelip ziyaret eden insanlar; Türkiye’deki terör olaylarını konuşuyor olmanın şaşkınlığını yaşıyorlardı! Türkiye’ye karşı eskiden ne kadar ilgiliyseler, yeni dönemde de o kadar ilgisizdiler.

 

Biz zekiyiz, siyasetçi bizden zeki!

 

Türkiye’de herkes “zeki”dir, siyasetçiler ise hepsinden “zeki”dir. Batı kapıları Türkiye’ye karşı birer birer kapanmaya başlayınca “Dış mihraklar”dan bahsetmeye başladı siyasetçi. “Dış mihraklar” Türkiye’nin düşmanıydı ve içerideki uzantılarını kullanıp “Türkiye”nin büyümesini engellemeye çalışıyorlardı.

Türkiye’de “zekâ” yine öne çıkmıştı. Dünya ile rekabet etmek zordu ama “dış mihrak” demek hem çok kolay hem de etkiliydi.  Düşmanı görenin, gelip en emin limana (!) yani iktidara sığınmaktan başka çaresi yoktu. Tarihte bunun binlerce örneği vardı.

Almanya,  Japonya ve Güney Kore gibi “akıllı” ülkeyi taklit etme zahmetine girmek yerine “zekânı” kullanıp oy potansiyeli arttırmak daha “zekice” değil miydi?

O günden sonra hemen her gün bu teraneyi dinliyoruz: “Dış mihraklar” ve onların içerideki “uzantıları” büyük tehlikedir. Onlardan korunmanın bir tek yolu var: Kaplumbağa misali kabuğumuza çekilelim ve bin sene yaşayalım!

Tek millet. Tek bayrak. Tek vatan. Tek devlet. Al sana Rabia!

 

 

 

 

 

 

 

BizGençler