Yazarlar

Metiner Sezer

Metiner Sezer

Başkanlık sistemi mi, diktatörlük mü?

Türkiye “parlamenter” sistemle yönetilen bir ülkeydi şimdi “başkanlık” sistemi konuşuluyor. Ülke ikiye ayrıldı: Bir taraf “Başkanlık sistemi en iyisi” diyor. Diğer “Parlamenter sistemin ne kötülüğünü gördün” deyip öyle çalıyor düdüğünü.

 

Sistemin adının “o” ya da “bu” olmasının hiç önemi yok aslında. Önemli olan dikilen elbisenin vücuda uyup uymamasıdır. “Ahmet” için dikilen elbiseyi “Mehmet”e giydirmeye çalışmanın ne anlamı olabilir ki?

Avrupa ülkeleri kendilerine uygun sistemleri kurmuşlar. İngiliz’in sistemi Fransız’a, Fransız’ınki Alman’a uymaz. İtalyanlarile İspanyollar arasında da fark vardır.

Türkiye ne yapmış? “En iyisi bu” demiş ve İsviçre’den Medeni Kanunu almış. İsviçre’den Borçlar Kanunu’nu, Almanya’dan Ticaret Kanunu’nu, İtalya’dan Ceza Kanunu’nu almış. Uymamış tabii.  Almanya’nın ticari kültürü Türklerin ticari kültürü değil ki, tutsun! 88 senedir orası burası değiştirilip uydurmaya çalışılıyor ama uymuyor.

Uygulayıcılar baktılar Avrupa kültürü olmadı, Amerikan kültürüne yöneldiler.  Bugünkü kavga o! Bir taraf “ABD Anayasası bize en uygunu” diyor, diğer taraf ise “Avrupa kültürü battı mı” deyip çalıyı tersine sürüyor.

Hiç kimse de kalkıp “Kendi kültürümüze göre bir Anayasa yapalım” demiyor. Bizim kültürümüz yok çünkü!

Alavere dalavereyle iş yapanların ne kültürü olur ki?

Toplumların kültürlerinin olması için her şeyden önce “Hesap sorma” ve “Hesap verme” kültürünün gelişmiş olması lazım. Var mı öyle bir durum?

 

Der’ler – desin’ler

 

Türk toplumu “derler” ile “desinler” arasında gidip geliyor.

“Aman ha onu öyle yapmayalım şöyle derler.”

Yahut da

“Şunu şöyle yapalım da böyle desinler.”

“Kim ne derse desin bildiğimi yaparım” diyebilenimiz yok. Varsa da sayıları bir elin parmağı kadar bir şey!..  

Özgüven yok. Kişilikler oluşmamış. Haklar bilinmiyor. Sorumluluklardan haberimiz yok.

Ama;

“Parlamenter sistem mi olsun”, “Başkanlık sistemi mi” tartışıyoruz.

Mübarek olsun!

Türk toplumunun anladığı tek bir sistem vardır, diktatörlük.

Şimdiki yapılan tartışma da “Diktatörlük olsun ama baskısı bana değil, benden olmayana olsun” tartışmasıdır.

 

Meyveler bizden akıllı

 

Sonbahar aylarına bizimle birlikte incir ve üzüm meyvesi girdi. Bu meyveler güçlü meyvelerdir ve bizim kış mevsimine güçlenmiş girmemize imkân verdiler.  Bünyelerimizin dayanıklılığını arttıran bu meyveler, mevsim değişikliğine karşı direncimize takviye verdiler ve bizi narenciye ürünlerine teslim edip gittiler. Üzüm hala varsa da incir gideli çok oldu.

Kış mevsimi dört aydır malum ve soğuk geçer. En ufak bir tedbirsizliği fırsat bilip insanı yatağa yatıracak güçtedir kış mevsimi. El elden üstün, derler. Kıştan güçlü meyve var; narenciye ailesi. Mandalina, portakal, greyfurt ve limon elini ayağını bağlıyor kışın.

Kış mevsiminde insanı koruyup kollayan başka gıdalar da var tabii. Üzüm, incir, erik, ceviz, badem, fındık gibi meyvelerin kurusunun her birisi takviye edici gıdalardır.

Ekim ayında devreye giren nar meyvesini de unutmamak lazım ayrıca. Narenciye bollaşıncaya kadar insanı korumaya nar yetip de artıyor bile.

Vücut kışı atlatır atlatmasına ama ilkbahara 2-3 hafta kala yaşanan günler vardır ya hani, ne kış olan, ne bahar. Kıştan çıkan zayıf bedenin günlük değişimlere uyum sağlaması pek zor olur. Kalın giysen terlersin, ince giysen üşürsün. O dirençsiz vücuda bir koruyucu lazımdır ki, o görevi kiraz üstlenir. Elma, armut, dut, kayısı, iğde gibi meyvelerin nöbeti teslim alacağı yaz meyvelerine kiraz kavuşturur insanı.

Yaz sıcakları terleme ve dolayısıyla su kaybı demektir. Vücut güçlü gıda istemez. Sadece sulu yiyecekler ister. Kavun, karpuz, çilek gibi meyveler bu iş için biçilmiş kaftandır. Gölgede oturup iki dilim karpuz yiyen ferahlayıverir.  

Meyveler nasıl insanın ihtiyaç duyduğu mevsimlerde yetişiyorsa, sebze de aynen öyle. Kış günlerinde domates yiyeceğim diye o manav senin bu manav senin seğirtmeye gerek yok. Domates yazın yenir. Tüm sulu yemeklerin vazgeçilmezidir domates. Ayrıca salatası dahi başlı başına bir yemektir.

 

Köprü Demokrasisi 

 

Türk insanı 15 Temmuz günü köprüye çıktı, tanklarını önüne yattı ve rejimi korudu. Takdire şayan bir durumdur bu. Fakat bu hareketi "Türk toplumu yüzde 100 demokrattır" şeklinde yorumlamamak lazım. Eğer demokrat olsaydı, 16 Temmuz günü "idam"dan söz etmezdi mesela. 

 

 

BizGençler