Yazarlar

Metiner Sezer

Metiner Sezer

Erdoğan'ın "Tek Adam" olduğunu bilmeyen mi var?

Türk Dil Kurumu “akil” insanı “eskimiş” insan diye tarif ediyor. Burada murat edilen, “yıpranmış” anlamına gelen bir insan değil tabii. Olgunlaşmayı, pişmeyi, tecrübe ve deneyim sahibi olmayı, saygınlaşmayı içine alan güngörmüş insan profilini tarif ediyor.

Türk toplumu şanslı bir toplum aslında: Sosyal, siyasi ve ekonomik konularda sözüne itibar edilecek yetişkin insanlara sahip. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da olduğu gibi Karadeniz ya da Akdeniz’de de bulursunuz bu akil insanları. Bir sözleriyle aşiret kavgalarını sonlandırırlar, bir işaretleriyle bir köyün diğer köye bakışını değiştirirler. Kaymakamların, valilerin çözemediği sosyal meseleleri onlar hiç zorlanmadan hale yola koyarlar.

Toplumun sigortası sayılan bu akil insanlar geçmişte devreye sokulmuş olsalardı Türkiye’de bugün terör olmayabilirdi. Bu kadar önemli onların toplumdaki yeri ama “marifet iltifata tabidir” sözünü de hatırdan çıkarmamak lazım.

İktidarlar kendilerinin tayin ettiği “akil insan”lara görev vermiştir ama toplumun değer verdiği, saygı gösterdiği akil insanlara itibar etmemiştir. Bu ihmaller sonucu ülkenin nereye geldiği hepimizin malumu.

 

 Erdoğan nereye koşuyor?

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi zekâsını, iş yapma yeteneğini, hitabet gücünü anlatacak değilim, eminim ki herkes benden iyi biliyordur.

Başkanlık sistemi ile Tayyip Erdoğan’ın “tek adam” olacağını bilmeyen bir Allah kulu yoktur bu ülkede.

Toplumun yarısı “Tek adam olması zararlıdır” derken diğer yarısı “Tam aksine. Gayet iyi olur. Bürokrasi ortadan kalkar ve daha hızlı karar verir” diyor. “Olsun” diyenlerin en güçlü argümanların iri de Erdoğan’ın “bilgi” ve “birikimi”dir.

Kabul etmek lazım ki, Erdoğan 11 senede çok şey öğrendi. Dünyayı tanıdı. Kendini geliştirdi.

Fakat ne olursa olsun insan.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, bilgi 3 günde, teknoloji 3 ayda eskiyor artık. Yöneticilerin hemen her gün kendilerini yenilemeleri gerekiyor. Bu da gelişmeleri takip eden danışmanlarla mümkündür.

“Erdoğan’ın da danışmanları var”, dediğinizi duyar gibidir. Çok doğru var ama bildik devlet adamı – danışman ilişkisi işlemiyor Beştepe Külliye’sinde!

Erdoğan otoritesini kurdu. Danışmanları sadece onun hoşuna giden rapor vermek ve bilgi sunmak kaydıyla orada barınabiliyorlar. Erdoğan’ın “ak” dediğine “kara” diyenin orada kalması nerdeyse imkânsız hale geldi.

Hal böyle olunca; Erdoğan, kendi kendini her şeyi bilmek zorunda bıraktı. Bu saatten sonra “Ben bunu bilmiyorum” demesi söz konusu edilemez. Danışmanlarından birine “Gel, şunu anlat” da diyemez. Geçmiş tecrübeleri ışığında bir karar verip yoluna devam etmekten başka çaresi yok.

Bir aşiret ya da köy için böyle bir yöntem belki mümkündür ama 80 milyon nüfuslu bir ülke yönetiminde zor!

Türk halkı referandum için sandığa gittiğinde bütün bunları düşünüp öyle oy kullanacaktır mutlaka.

 

 Ekonomi büyüdü ama borcu da büyüdü

 

 Ak Parti yöneticileri durup durup “Bizim dönemimizde yaşanan milli gelir artışı başka dönemlerde hiç yaşanmadı” diye övünürler.

Başka övünmeleri de var tabii ama bugünkü yazımı milli gelirle sınırlı tutmaya gayret edeceğim. Ak Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılı ile 2013 yılı arasında GSYH 231 milyar dolardan 823 milyar dolara çıktı. Müthiş bir artış! Kişi başına düşen gelir de görülüyor o müthiş artış. 3 bin 492 dolar iken 10 bin 897 dolar olmuş kişi başına düşen milli gelir. 3,1 kat artışla 7 bin 315 dolarlık bir büyüklüğe erişmiş!

Bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım. Türkiye durduğu yerde milli gelirini 3.1 kat arttırmadı ya. Para harcadı da arttı.

 

 Madalyonun öbür yüzü

 

2002 yılsonu ile 2013 yılsonu arasında kamu kesimi iç borcu yaklaşık 160 milyar dolar, Türkiye’nin toplam dış borç stoku yaklaşık 250 milyar dolar, hane halklarının kredi borcu 150 milyar dolar arttı. Bu borç kaynaklara kamu iktisadi teşekküllerinin ve arsalarının özelleştirilmesinden elde edilen 50 milyar dolarlık özelleştirme gelirini de eklersek 610 milyar dolarlık kaynak toplamına ulaşırız.

Bu 11 yıllık dönemde özelleştirme gelirlerini bir kenara bırakırsak kamu kesimi ve hane halklarının toplam borcu 495 milyar dolar artarak 210 milyar dolardan 705 milyar dolara yükselmiş olduğu görülüyor. Artış oranı 3,4 kata ulaşmış. Aynı dönemde kişi başına düşen borç miktarı da kabaca 6 bin 400 dolar artarak 3 bin dolardan 9 bin 400 dolara yükselmiş yani 3 kat artmış bulunuyor.

Milli gelir üç kat artmış, buna karşılık borç da üç kat artmış!

Madalyonun bir yüzünü kapatıp öbür tarafını “övmek” ya da “yermek” marifet değildir.

Borç, özelleştirmeden ve 2B’den elde edilen gelirleri üst üste koyduğumuzda Türkiye’nin milli gelirinin 3 kat artışına alkış tutamıyor insan.

11 yılda kişi başına düşen gelir 7 bin 315 dolar arttı ama buna karşılık kişi başına düşen borç miktarı da 6 bin 400 dolar artmıştır.

 

Türkiye gibi kaynakları kıt olan bir ülkenin daha sürdürülebilir bir büyüme trendi içinde olmasını gönül arzu ediyor. 

BizGençler