Yazarlar

Metiner Sezer

Metiner Sezer

İfrat ile tefrit arasında gidip gelen Türkiye

Türk Dil Kurumu “İfrat”ı “Bir konuda çok ileri gitme, ölçüyü aşma, aşırı davranma” diye; “Tefrit”i ise “Herhangi bir konuda geride kalma, yeterli ölçüde olmama durumu” diye tarif ediyor.

 

Bundan üç sene önce Fetullah Gülen’i öve öve göklere çıkaranlar bugün “Fetö” diye yerin dibine batırıyorlar. Adını duyan, hortlak görmüş gibi kaçıyor.

O gün devlette işi olan “Gülen Cemaati”nden referans almak zorundaydı.  Her işin anahtarı “Fetullah”tı. Sistem öyle kurulmuş, öyle de işliyordu.

Bugün biri birinin devletle işini bozmak istiyorsa, o kişi hakkında “Bu adam Fetöcü” deyiversin yeter. O kişi bir daha iflah olmaz. “Fetöcü” damgası yiyen itibarını kaybediyor, hapse giriyor, işyerine kayyum tayin ediliyor.  

Tam bir ifrat - tefrit durumu!

Bizim dünyamızda işler böyle yürüyor maalesef! Şaşıracak bir durum yok. Esas komik olan ne biliyor musunuz? Bu yapılanları anlamakta zorlanan Batı’ya gösterilen tutum!

Bu kadar gariplikleri yaşayan ve yaşatan zat-ı muhteremlerin bizi anlamakta zorluk çeken Batı’yı dönüp “Bize kasten tavır koyuyorsunuz, kötü niyetlisiniz” diye pişkince tavır koymaları yok mu, pes yani!

 

La Fonten’in tilkisi

 

Fransız Yazar La Fontaine (La Fonten) enteresan adammış. Yazdığı meşhur hikâyelerde hayvanları konuşturup insanlara ahlak dersi veren bu meşhur yazar bugün yaşasaydı eserlerinde başrol verdiği aslan, kurt, tilki, horoz gibi hayvanları yine aynı karakterde kullanır mıydı acaba? Aslana aynı rolü verir miydi mesela? Tilki hep tilki mi kalırdı?

Ormanda adalet dağıtan aslanı geri çeker, onun yerine tilkiyi mi sürerdi, doğrusu tam emin değilim ama bir şey var ki, ondan eminim. Çalışkanlığıyla insanlara örnek olmuş olan karınca“ahmak”, tembelliğin sembolü olan ağustosböceğini ise “akıllı” hayvan kategorisine sokardı; bu kesin: Bizim ülkemizde gece gündüz carcar konuşan iktidarlar baş tacı çünkü.  Çalışıp alın teriyle kazanan ise pirim yapmıyor!

 

Belediye ne ister?

 

Başbakan Binali Yıldırım geçen hafta esnafa teşvik verecekleri vaadinde bulundu ve hemen ardından da “İşyeri açmak isteyenden belediye bir şey ister, Maliye bir şey. Adamın zaten az bir parası vardır. O da ona buna verince işyeri için bir şey kalmaz” ifadesini kullandı.

Bu, tam bir itiraf aslında!

Türkiye’de işyeri açmanın ne kadar zor olduğunu ve o bürokratik işlemleri tamamlamanın ne kadar çileli bir şey olduğunu işyeri açan bilir!

Yıldırım Hükümeti, esnafa teşvik vereceği yerde Başbakan Binali Yıldırım’ın söz verdiği o “istemeleri” kaldırsa yeter.

Belediye “araç” ister işyeri ruhsatı için müracaat edenden. Maliye “kırtasiye” almasını talep eder. Göreviler zaten  “sakal parası” almadan dosyanın kapağını bile kaldırmaz.

 

Bürokrasinin anlamı

 

Türkiye’de kim ağzını açsa “Bürokrasi”den şikâyet eder. Hele iktidarın şikâyeti hiç bitmez: Hep ağlarlar. “Bürokrasi izin vermiyor ki, iş yapayım” türü sızlanmaları meşhurdur. Kimse de kalkıp “15 senedir iktidardasınız, hâlâ mı” demez. Demez çünkü, örtülü bir mutabakat vardır aralarında!

Siyasiler her ne kadar “Bürokrasi”yi “Bürokratın işleri ağırdan alması” şeklinde tarif ederlerse de aslı öyle değildir. “Bürokrasi”nin Türkçesi “Para”dır. “Bürokrasiyi aşmanın” tarifi de “Parayı veren düdüğü çalar” şeklinde tezahür etmektedir. İçine para konan dosya hiçbir engele takılmadan sonuçlanırken, para konmayan dosya sırasını bekleyerek tozlanır da tozlanır, kimsenin eli varmaz.

 

Batı’da işyeri açmanın mantığı

 

Avrupa’da işyeri açmak isten bir kişi elindeki proje ile belediyeye müracaat eder etmez, tüm sistem harekete geçer. Diyelim ki, müteşebbis “Sanayi Bölgesi”nde bir yer istedi. Belediye uzmanları projenin büyük bir proje olduğunu fark etmişse o müteşebbise “Sana Organize Sanayi Bölgesi’nde (OSB) yer verelim. Orası daha uygun” derler ve onu derhal şartları daha iyi olan OSB’ye alırlar.

Bir başka uzman, o işyeri için nasıl kredi sağlanacağını araştırır ve o projenin uygun şartlarda kredi kullanmasını temin eder.

Belediye kendi işiymiş gibi o işyerinin altyapısını kurar ve bir an önce üretime geçmesini sağlar.

Bu kadar destek ne için biliyor musunuz? 

Bir an önce faaliyete geçip istihdama katkı sağlasın ve vergi ödesin.

Orada sistem “vergi” ve “istihdam” üzerine işliyor. Biz de ise “sakal parası!”

Farkımız bu.

 

Fabrika kurmanın şartı

 

Dedim ya, Türkiye’de işler “al gülüm – ver gülüm” şeklinde yürüyor. Parayı bastıran tarım arazisinin tam orta yerine fabrika ruhsatı alır ve kimyevi atıklarıyla hem tarım alanlarını kirletir, hem de yakındaki dere ya da nehri.

O hiç sevmediğimiz Batı ise dağ eteklerinde göstermişler şirketlere fabrika kuracakları yerleri. Fabrikalar dağ eteklerine kurulmuş, onun yakınına sosyal tesisler ve konutlar inşa edilmiş. Tesis çepeçevre yeşil alan içinde bırakılmış.

Böylelikle hem işe yaramaz bölgeler değerlendirilmiş, hem ekim alanları muhafaza edilmiş, hem de çevre korunmuş. Bizdeki gibi fabrika ile konut iç içe olmaz oralarda. Hele zehirli gaz çıkaran fabrika hiç olmaz.

 

 

 

 

 

BizGençler