Yazarlar

Metiner Sezer

Metiner Sezer

Türkiye ne yapsın da krizden çıksın?

Türkiye’nin büyüme potansiyeli ve yatırım iştahı müthiştir. Türk insanının girişimci yeteneği ve yatırım yapma kabiliyeti muhteşemdir. Yöneticilerin krizle baş etme konusundaki tecrübesi emsalsizdir.

 

Türkiye, 3 saat uçuşla ulaşabildiği bir milyar 500 milyon nüfuslu bir bölgenin tam orta yerinde yer alıyor. Ki, başka bir ülke sahip değil bu avantaja.

Ekonomisi kendi haline bırakılmış olsa, çalışma ahengine dokunulmasa, her sene yüzde 10 büyüme gerçekleştirecek bir potansiyeli var.

Fakat ne yazık ki Türkiye yalnızlaştı. Daha doğrusu yalnızlaştırıldı.

Bu durum Türkiye’ye yakışmayan bir durum: En kısa zamanda bu cendereden çıkması lazım.

Yalnızlaştırılma sürecinde sürekli işlenen sloganlardan biri de “Türkiye’nin büyümesinden korkuyorlar” sloganıydı. Hâlâ da kullanılıyor.

Bu tez çok da itibar edilecek bir tez değildir aslında.

Değildir. Çünkü “Türkiye’nin güçlenmesinden korkuyor” denilen Avrupa ülkelerinin hiçbirisi Türkiye olmadan ne Ortadoğu’ya girebilir, ne de Asya’ya uzanabilir.

Türkiyene kadar büyürse onların çıkarı da o kadar büyür. Böyle de bir özelliği var yani Avrupa ülkeleri ile Türkiye ittifakının.

2010’a gelindiğinde Avrupalı şirketler Türkiye’de yatırım yapıyor, Türk firmaları da Avrupa’da yatırım yapıyordu. Bu yatırımlar pazarın büyümesine ve rekabet şansının artmasına sebep oluyordu. Ayrıca Türk ve Avrupalı şirketler ortaklıklar kurup Ortadoğu ve Asya’ya açılıyorlardı.

Döndü dolaştı bu iş ortaklarının adı “Dış mihraklar” oldu.

Birine kırk gün deli dersen deli olur. O kadar çok söylendi ki, Avrupa da Amerika da “dış mihrak” olup çıktı. Rusya da öyleydi aslında da buzlar son günlerde nispetten eridi.

Türkiye’nin batısı “ileri teknoloji” üreten ülkelerle dolu… Doğusu “ teknoloji” fakiri… Kendisi ise “Orta teknoloji” ülkesi…

Hepsinin birbirine ihtiyacı var.

Hadi Almanya - Fransa dense, anlarım. Aynı ürünü üretiyorlar. Dolayısıyla hem pazarda hem teknolojide rakipler.  Türkiye ile Almanya, ya da İran veya Azerbaycan öyle değil ki. Onda olan ötekinde yok ve onda olana diğerinin ihtiyacı var.

Türkiye’de uygulanan “ötekileştirme” politikası siyasi açıdan oldukça başarılı oldu. Ak Parti, HDP ve CHP’yi ötekileştirdi, ANAP ve DYP seçmenini “Biz”den yaptı. Bir miktar da MHP’den oy kaptı ve yüzde 50 oy potansiyeline erişti.

De…

Toplum katmanında katı bir ayrışma yaşandı: “Biz” ve “Ötekiler!”

İç politikadaki bu ayrışma dış politikada da yaşanıyor. Türkiye’nin büyümesini istemeyen “Dış mihrak” ülkelerin sayısı arttı, arttı ve Türkiye yapayalnız kaldı.

Akrebin ateş çemberindeki hali diyeceğim ama dilim varmıyor! Türkiye’nin bu iklimden çıkması icap ediyor.

Kış geldi ve 1 Aralık’tan itibaren ticari araçların kış lastiği takması mecburi oldu. Takmayana ceza var. Türkiye’nin de kış lastiğini takması lazım. Takmadığı takdirde cezayı yer oturur.

Ondan sonra da “Fare dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” hikâyesini anlattır dururuz.

Son söz: Türkiye’nin bildik hikâyelerle kaybedecek vakti yok. Türkiye’nin destan yazması lazım ve bu destan da ancak kurulacak sağlam ittifaklarla mümkün.

 

 

Dövizi boz, TL’yi güçlendir

 

Son günlerde hemen her ülkenin milli parası Amerikan Doları karşısında değer kaybetti. Bunda Donald Trump’ın sürpriz bir şekilde ABD Başkanı seçilip Beyaz Saray’a çıkacak olmasının önemli rolü oldu hiç şüphesiz. Zaten ülkelerin kendi krizleri vardı o da üstüne gelince paraları değer kaybetti.

Türkiye’nin ayrıca komşularında savaş vardı ve kendisi terör belası ile cebelleşiyordu. Dolayısıyla Dolar/TL dengesi diğer ülkelere göre daha fazla bozuldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan vatandaştan elindeki doları bozdurup TL’ye geçmesini istedi. İş dünyasından ise dolarla yaptıkları sözleşmeleri iptal ederek TL ile yapmaları talebinde bulundu. Arıca bankalara da “faiz oranlarını aşağı çekin” çağrısında bulundu.

Maksat: TL değer kazansın ve yatırımcı yatırım yapsın.

Keşke olsaydı ama bu iş o kadar kolay olmuyor.

Döviz, faiz ve borsa üçlüsü var mesela. Döviz kazandırıyorsa vatandaş faizdeki parasını alıp dövize yatırım yapar. Borsa kazandırıyorsa borsaya gider.

Bankaların faiz indirmesi meselesi ise bambaşka bir meseledir ve sanıldığından çok daha karmaşıktır!

Bankalar yatırımcıya ya da tüketiciye sadece kendi sermayelerini kullandırmazlar. Vatandaşın mevduatını ve yabancı fonlardan temin ettikleri parayı da kullandırırlar. Merkez Bankası’nın kaynakları da var tabii ama bunun mevcut kredi içindeki payı yüzde 6-7’yi geçmez.

Bankanın yatırımcıya düşük faizli kredi kullandırması için vatandaşın mevduatına verdiği faizi düşük tutması lazım. O vakit de mevduat faizini düşük bulan vatandaş ya rakip bankaya gider, ya da dolar alıp yastık altına atar.

Yabancı bankalar veya fonların bahanesi belli: Türkiye riski yüksek bir ülke. Size verdiğimiz borcun faizi yüksek olacaktır!

Geriye bir tek, fedakârlık kalıyor ki, para konusunda fedakârlık yapan insanı bulmak öyle kolay değildir.

 

 

BizGençler