Yazarlar

Metiner Sezer

Metiner Sezer

Türkiye nerede yanlış yaptı?

1900’lü yılların başında dünya toz duman içindeydi. Barut kokusu her yere hâkimdi. 25 yıl arayla yaşanan iki cihan harbinde milyonlarca insan öldü.

Savaş, savaşan ülkelerin başta tıp olmak üzere birçok dalda bilgi sahibi olmasına neden oldu. Bu dönemde birinci ve ikinci endüstri dönemlerini yaşayan Avrupa ülkeleri kendi sanayilerini kurmaya başlamışlardı. Tekstil, otomotiv, gemi ve uçak endüstrisinde müthiş bir yükseliş trendine girmişlerdi.

1950’li yıllarda Amerika da meydana çıktı ve dünya “Kapitalist” ve “Demirperde”  ülkeler olmak üzere iki bloğa ayrıldı.

Bu bloklaşmanın mimarisi ve siyaset mühendisliği kendi içinde oldukça başarılıydı. “Kapitalizmi” temsil eden Batı ile “komünizmi” temsilcisi Doğu kesin hatlarla ayrılmışlardı ve aralarındaki düşmanlık duygusu gün geçtikçe artıyordu.

1900’lü yılların sonuna gelindiğinde Batı zenginleşmiş ve kişi başına ortalama 35 bin doların düştüğü bir refah seviyesine ulaşmıştı. Doğu’da ise bu oran kişi başına 6 bin dolarda kalmıştı ama Doğu, savunma sanayinde çok güçlü bir konuma gelmişti. Doğu’nun siyaset mühendisleri tanklarını, toplarını gösterip “Batı’yı sinek gibi ezeriz” diyerek toplumlarını avutuyorlardı. Biraz daha sıkışınca “Dış mihraklar” korkusuyla vatandaşlarını tek parça halinde tutma başarısı gösteriyorlardı.

Batı zenginleşmesine zenginleşmişti ama refaha kavuşan vatandaşları, ömürlerini “11 ay çalış, bir ay tatil yap” fikrine göre formatlamıştı ve çocuk dahi yapmaz olmuştu.

1990’lara yaklaşıldığında Batı nüfusu hızla yaşlanıyordu ve devreye birçok teşvik edici program sokulmuş olmasına rağmen Batı insanını çocuk yapmaya ikna edememişti. Sanayici ürettiği malı satacak nüfus bulamıyordu. Fabrikalar düşük kapasiteyle çalışır olmuştu ve kârlar düştükçe düşüyordu. Bu böyle gidemezdi.

Toplum mühendisleri bir kere daha devreye girdi.

Doğu’daki komünist kitlelerin kulağına “Batı’nın refahı sizde de olsun istemez misiniz” diye fısıldayıverdiler. Öyle ya, Batı’da kişi başına 50 bin dolar düşen birçok ülke vardı. Kendilerinin ise nefesleri kokuyordu!

Berlin Duvarı yıkıldı, “demir perde” diye bir şey kalmadı ve burada ekonomi mühendislerinin devreye girip ikinci hamleyi yaptıklarını görüyoruz.

Batı sermayesi oluk oluk Doğu’ya akmaya başladı. Hindistan, Çin başta olmak üzere Uzak Doğu ülkelerine inşa edilen fabrikaların sayısı hızla artıyordu.

Türkiye, Batı ile Doğu’nun tam orta yerinde duruyordu ve Doğu’ya akan sermaye ırmağı az da olsa Türkiye toprağını da ıslatıyordu.

Yatırımların gelişmekte olan ülkelere yönelmesi Rusya, Hindistan, Çin, Arjantin, Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerin krizden çıkmasına yaramış ve o ülkeler, gelen yatırımlar sayesinde birer ikişer düze çıkmaya başlamışlardı. Gelişmekte olan Türkiye de aynı pozisyondaydı ve hızlı bir büyüme grafiği çizmeye başlamıştı.

 

Türkiye ne yapıyordu?

 

Bütün bunlar 2000’li yılların başlarında oluyordu ve Türkiye’de Ak Parti iktidardaydı.

Ak Parti o günlerde Avrupa Birliği (AB) üyeliği için müthiş bir performans göstermiş ve hukuki alt yapısını aynı hızda değiştirmeye başlamıştı.

Ak Parti’nin bu hamlesi Türkiye’nin takdir kazanmasını sağladı. Özelleştirmeler başladı, doğrudan yabancı sermaye akışı hız kazandı. Banka, sigorta, enerji ve perakende sektörlerinlerine tahminlerin ötesinde doğrudan yatırımcı gelmiş ve Türkiye yabancı sermaye için cazibe merkezi olmuştu.

KOBİ’lerin de yabancı ortağa ihtiyacı vardı ama o sektörlerde merdiven altı üretim çoktu ve üretimin yarıdan fazlası kayıt dışıydı. Kayıt dışı demek haksız rekabet demekti ve yabancı sermaye böyle bir riski göze alamazdı.

Bu handikabı aşmak için Türkiye’nin hukuki alt yapısını güçlendirmesi ve rekabeti kayıtlı ekonomi içine çekmesi gerekirdi ama öyle bir hareket oy kaybı demekti. Ak Parti bunu göze alamadı!

Türkiye, yeme içme mekânları ve gıda üretiminde de arzu edilen seviyede değildi. AB kriterlerini getirmeye kalkışması halinde tepki alacağını gördü!

 

Ak Parti yol yapıyor, havaalanı inşa ediyor

 

Ak Parti özelleştirmeden elde ettiği gelirlerle hastane inşa etmeye ve sağlık kuruluşlarını iyileştirmeye başladı. “Yap-işlet” modeliyle sistemin içine aldığı müteahhitlere duble yollar yaptırdı. Yeni havaalanları inşa ettirdi.

Ak Parti’nin sağlık, eğitim ve ulaşım sektörlerinde gerçekleştirdiği reformist yatırımlar vatandaşın teveccühünü kazandı ve girdiği her seçimden zaferle çıktı.

Ak Parti sistemi kurmuştu. Ver hizmeti, al oyu.

AB olmasa da olurdu.

2010’lu yıllarda AB defterinin kapandığı ve Türkiye’nin ABD ile kol kola dolaştığı görüldü. Pek de samimiydiler.

Türkiye Hazinesi’nde para vardı ve meydanda dolaşırken göğsü dik dolaşıyordu. Amerika’nın desteğiyle kostaklanıyordu belki ama kostaklanıyordu neticede.

O dönemlerde “elden gelen aş olmaz, o da vaktinde bulunmaz” diyenler olmadı değil, denildi ama çok cılızdı ve Ak Parti o seslere kulak asmadı.

Ekonomisi yüzde 7-8 büyüyor, yabancı yatırımcılar gelmeye devam ediyor ve 2008’den sonra dünyada başlayan para bolluğundan Türkiye de gereği kadar faydalanıyordu.

O para bolluğunda hastane açması, her şehre üniversite kurmasının kime ne zararı olabilirdi?

Kendisine sunulan hizmetten memnun kalan toplum da İktidarı serbest bırakmıştı. Bir şey yapıyorsa, bir bildiği vardı ki, yapıyordu.

Bir avuç insanın “Ar-Ge” demesinin, “İnovasyon” diye feryat etmesinin ne anlamı olabilirdi?

Türkiye zaten inşaat sektörüyle büyümeye başlamış ve dünya krizini teğet geçmişti.

Amerika, Türkiye’nin Ortadoğu başarılarını kıskanmaya ve daha fazla büyümesinden korkmaya başlamıştı, onu da silkeleme vakti gelmişti!

 

Dış mihraklar

 

Amerika’nın gerçekten korkup korkmadığı henüz netlik kazanmış değil ama Türkiye’nin yalnızlaştığı kesin. Ne Ortadoğu’da var, ne de Kuzey Afrika’da. AB’den kopalı çok oldu.

Dünyadaki ekonomik kriz siyasi krizi tetikledi ve kalkınmış ülke halkları, eğer ellerinde bir şey varsa onu kendilerinin yemesi gerektiğini söylüyor ve ülkelerin içe kapandığı bariz bir şekilde görülüyor. Küreselleşme şimdilik rafa kalktı yani.

 Para bolluğu bitti. Faiz yükseliyor. Dolar tüm dünyada değer kazanmaya başladı.

Türkiye ciddi bir krize doğru yuvarlanıyor. Dolar dört ayda yüzde 20’ye yakın değer kazandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bu da teğet geçecek” diyor. Başbakan “Trump Beyaz Saray’a çıkıp Başkanlık Koltuğuna oturduğu gün doların ateşi düşer” deyip 20 Ocak’ı işaret ediyor ama onları ne dolar dinliyor ne de piyasa!

İşsizlik oranı yüzde 11. Ülkedeki işsiz sayısı 3 milyon 500 bini buldu. Yatırımcıda yatırım iştahı kalmadı. Üretim ve ihracatı düştü. Doların değer kazanmasından dolayı dünyanın en büyük ekonomisi sıralamasında 19’uncu sıraya gerilemesi kesin gibi bir şey oldu. Kişi başına düşen gelir 9 bin dolara geriledi!

Türkiye şayet o para bolluğu döneminde “Ar-Ge” yatırımları gerçekleştirmiş ve katma değeri yüksek ürün üretir hale gelmiş olsaydı bugün gerçekten teğet geçerdi ama Trump koltuğu oturduktan sonra bile zor!

 

Bu durumdan mutlu olmak

 

Türkiye’nin içine düştüğü durumdan mutlu olmak olsa olsa vatan hainlerinin işi olur. Ülkesini seven hiç kimse Türkiye’nin bugün düştüğü durumdan memnuniyet duymaz.

Yapılan sadece durum tespitidir.

Dün Türkiye’ye sermaye getiren ve yatırım yapan kişi ve kuruluşlara kucak açanların bugün onlara “dış mihrak” deyip köşeye çekilmesi hiç de vicdani ve ahlaki değildir. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BizGençler